Değerli Dostlar Rize, harita üzerinde sadece bir şehir değildir; o, doğanın insanla girdiği o amansız ama bir o kadar da zarif mücadelenin adıdır. Bu şehri gezmek, sadece yeşili görmek değil; o yeşilin içindeki emeği, sabrı ve zanaatı hissetmektir. Eğer hazırsanız, Çayeli’nin kalbinden başlayıp bulutların üzerine uzanan, tarih ve kültür kokan o derin yolculuğa çıkıyoruz.
Karadeniz’in bu en hırçın köşesinde hayat, dik yamaçlara tutunarak geçer. Rize’nin coğrafyası, insanının karakterini şekillendirmiştir: Tez canlı, pratik zekalı ama bir o kadar da misafirperver. Burayı anlamak için önce "dumanın" (sis) neden her akşam yaylalara çöktüğünü, bir kadının sırtındaki sepetle (şelek) o dik yamaçları nasıl zahmetsizce tırmandığını görmeniz gerekir.
Rize’de doğa size değil, siz doğaya uyum sağlarsınız. Eğer inadınız doğayla yarışmaya kalkarsa, Karadeniz’in sağanağı size kısa sürede haddinizi bildirir. Bu uyumun en güzel meyveleri ise yüzyıllardır süregelen zanaat dallarıdır. Rizeli, topraktan alamadığını el emeğinden, dokumasından ve bakırından söküp almıştır.
Yolculuğumuzun ilk durağı, zanaatın ve ticaretin kadim merkezi Çayeli. Burası, Karadeniz’in sadece bir ilçesi değil; "en iyisini yapma" düsturunun babadan oğula geçtiği dev bir atölyedir. Çayeli çarşısında yürürken duyacağınız o ritmik çekiç sesleri, aslında bir şehrin kalp atışlarıdır.
Bakır, Karadeniz insanı için sadece bir metal değildir; o, evin bereketidir. Bir bakır sahanda pişen mıhlama, sadece bir yemek değil; bir ailenin bir araya gelme ayinidir. Isıyı her noktaya eşit dağıtan bakır işçiliği, Karadenizli kadının mutfaktaki en büyük müttefikidir. Eskiden bir kızın çeyizinde bakır güğüm yoksa, o çeyiz eksik sayılırdı.
Neden bakır? Çünkü bakır, ısıyı hapseder. Karadeniz’in serin yayla sabahlarında yemeğin soğumasına izin vermez. Bugün bile, o gümüşi kalay tabakasının altındaki kızıl cevher, Çayeli’nin ruhunu temsil eder. Mıhlama lezzetinin sırrı olan
Rize’nin nemli coğrafyasında hayatta kalmanın yolu giyimden geçer. İşte burada karşımıza Feretiko çıkar. Tarihi 15. yüzyıla dayanan bu kumaş, kenevir liflerinin sabırla eğrilmesinden doğar. Rize Bezi, vücut nemini emen ve nefes alan yapısıyla bu değişken iklimin ilacıdır.
Eskiden her evin altında bir "düzen" denilen dokuma tezgahı bulunurdu. Genç kızlar hayallerini, yaşlı teyzeler ise hatıralarını bu tezgahlara dokurdu. Feretiko, sadece bir kumaş değil, Rize kadınının ekonomik özgürlüğüdür. Saraylara gönderilen bu özel dokuma, inceliğiyle hayran bırakırken, sağlamlığıyla yıllara meydan okur. Bugün bu gelenek, modern tasarımlarla harmanlanan
Karadeniz kadınının başında gördüğünüz o sarı-kırmızı-siyah desenli örtü, bir kimlik beyanıdır. Keşan, Karadeniz’in bayrağıdır. Keşan üzerindeki kırmızı, bölge insanının heyecanını; sarı ise güneşi temsil eder. Yaylaya çıkan bir kadının Keşan bağlama şekli, onun hangi vadiden geldiğinin sessiz kanıtıdır.
Pusi ise, özellikle erkeklerin ve gençlerin boynunda bir aksesuar olmanın ötesinde, tarlada terini sildiği, yaylada başını soğuktan koruduğu bir yoldaştır. Bu desenler Karadeniz’in genetik kodlarıdır. Bir festivale gittiğinizde ya da bir horon halkasına girdiğinizde, Keşan’ın o canlı renkleri olmadan atmosfer eksik kalır.
Rize gezilecek yerler dendiğinde akla gelen sahil şeridinden ayrılıp yukarı, her zaman yukarı çıkmalısınız. Ayder Yaylası artık bir turizm merkezi olsa da, asıl büyü Pokut ve Sal yaylalarındadır.
Pokut’a çıktığınızda, sadece bir yaylaya gitmiş olmazsınız; dünyayı aşağıda bırakırsınız. Sabah pencerenizi açtığınızda altınızda uzanan bulut denizi, size dünyanın geri kalanını unutturur. Bu yaylalarda zaman, akreple yelkovanla değil; sisin gelip gidişiyle ölçülür. Burada ahşap evlerin mimarisi, doğaya kafa tutmak için değil, ona uyum sağlamak için tasarlanmıştır. Çivi kullanılmadan yapılan çantı evler, asırlardır Kaçkarların sert kışına direnir.
Yaylada yabancı yoktur, sadece henüz tanışılmamış misafir vardır. Bir kapıyı çalıp "selamün aleyküm" dediğinizde, önünüze serilecek olan bir sofra, bakır bir sahanda cızırdayan tereyağı ve dumanı tüten bir Rize çayıdır. Bu yolculukta çocukların neşesi ise festivallerin vazgeçilmezi olan
Rize’de sessizlik nadir bulunan bir lükstür; çünkü doğa hep konuşur. Dere gürler, kuşlar öter ve o seslerin arasında mutlaka bir kemençe tınısı yükselir.
Kemençe, Karadenizli için sadece bir enstrüman değil; bir dert ortağıdır. Üzüldüğünde ağlar, sevindiğinde coşar. Kemençe çalmaya başlayan bir usta, yayını tellere vurduğu an aslında bir coğrafyanın hikayesini anlatmaya başlar. Horon, bu müziğin bedene dökülmüş halidir. Omuz silkme hareketleri, hırçın Karadeniz dalgalarının kıyıya vuruşunu simgeler.
Sarp vadilerde karşı yamaçla konuşmak zordur; bu zorluk dünyaca ünlü ıslık dilini doğurmuştur. Modern teknolojinin henüz ulaşamadığı dönemlerde, Rizeliler vadiler arası haberleşmeyi bu melodik ıslıklarla sağlardı. Çocuklar ise bu kültüre, ahşaptan oyulan basit bir
Karadeniz mutfağı, tamamen yerel malzemelerle mucizeler yaratma sanatıdır. Rize’de yemek, bir karın doyurma eylemi değil, bir aile ritüelidir.
Bir sahanda tereyağı, mısır unu ve kolot peynirinin buluşması... Ama bu üçlü, mutlaka bir bakır sahanda birleşmelidir. Çelik tavada yapılan mıhlama, ruhsuz bir yemektir. Bakır, o peynirin tam kıvamında uzamasını sağlayan gizli ısıyı verir. Yanında sıcak bir mısır ekmeği varsa, dünyanın en zengin sofrasındasınız demektir. Karalahana sarması, mısır kırmasıyla pişen vurma lahana ve meşhur Çayeli kuru fasulyesi... Her biri, Rize toprağının ve insanın karakterinden birer parça taşır.
Eskiden Rize’de ayakkabı lükstü. Çamurlu yollarda, çay bahçelerinde ayağı koruyan tek şey kara lastikti. Fakirliğin sembolü gibi görünse de aslında dayanıklılığın ve toprağa yakın olmanın sembolüydü. Rizeli her zorluğu o kara lastiklerin içindeyken aşmıştır. Bugün o kara lastikler, nostaljik bir hatıra olarak
Rize’de birine "kolay gelsin" demek, sadece bir nezaket değildir. Orada herkes mutlaka bir işle meşguldür. Ya çay bahçesindedir, ya elinde bakır çekici vardır ya da tezgah başında mekik dokuyordur. Bu çalışkanlık, Rize’nin ekonomik kalkınmasının da temelidir. Yöresel ürünler, Rize halkı için bir geçim kaynağı olmanın ötesinde, kimliklerini dünyaya anlatma biçimidir.
Sadece kumaş ve bakır değil, Rize’nin ormanları da zanaata dönüşür. Şimşir kaşıklardan, ahşap kupalara kadar her ürün, doğanın birer parçasıdır. Bir ahşap kupadan içtiğiniz suyun tadı bile başkadır; çünkü o ahşap, Kaçkarların suyunu ve havasını içinde barındırır.
Eğer bu eşsiz coğrafyayı ziyaret etmeyi planlıyorsanız, sadece valizini değil, zihnini de hazırlamalısın:
Hava Durumuna Güvenmeyin: Rize’de beş dakika sonra ne olacağını kestirmek güçtür. Yanınızda mutlaka koruyucu bir yağmurluk veya geleneksel bir şal bulundurun.
Zanaatkarlarla Konuşun: Çayeli’nde bir bakır ustasının atölyesine girin, selam verin. O çekiç sesinin arkasındaki hikayeyi, dedesinden ona kalan o mirası dinleyin.
Hediye Alırken Hikayeyi Seçin: Sadece bir nesne almayın. O nesneyi var eden kültürü, binlerce yıllık tarihi ve alın terini yanınızda götürün. Seri üretim ürünler yerine, el emeği göz nuru eserleri tercih ederek bu kültürün yaşamasına destek olun.
Rize’den ayrılırken valizinizde sadece çay ve bal olmasın. Bir parça el emeği, bir tutam tarih ve bir ömürlük zanaat götürün. Rize, kendisine gelen misafiri asla eli boş göndermez; size bir hikaye, bir tat ve unutulmaz bir yeşil bırakır.
Bizler, Çayeli’nin evlatları olarak; dedemizden gördüğümüz bakır zanaatını ve annemizden öğrendiğimiz o dokuma sabrını bugün dijital dünyaya taşıyoruz.
Karadeniz’in hırçın dalgalarını, yaylalarının serinliğini ve insanının sıcaklığını keşfetmek için çıktığınız bu yolculukta, bıraktığınız her ayak izi bu kültürü daha da güçlendirecektir. Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz bulutların ülkesine!
